[Flash 9 is required to listen to audio.]
15.754 oynatma

Uzaklara…

Tekdüzelik çağından, yalnızlık çağından, büyük biraderin çağından, çiftdüşün çağından selamlar!
“Paraların üzerinde, pullarda, kitap kapaklarında, bayraklarda, posterlerde, sigara paketlerinde, her yerde sizi izleyen büyük biraderin gözleri ve sizi sarıp sarmalayan sesi… uyurken ya da uyanırken, çalışırken ya da yemek yerken, içeride ya da dışarıdayken, banyoda ya da yataktayken, fark etmezdi, kaçamazdınız.”

Tekdüzelik çağından, yalnızlık çağından, büyük biraderin çağından, çiftdüşün çağından selamlar!

“Paraların üzerinde, pullarda, kitap kapaklarında, bayraklarda, posterlerde, sigara paketlerinde, her yerde sizi izleyen büyük biraderin gözleri ve sizi sarıp sarmalayan sesi… uyurken ya da uyanırken, çalışırken ya da yemek yerken, içeride ya da dışarıdayken, banyoda ya da yataktayken, fark etmezdi, kaçamazdınız.”

utanmazagnodeist:

Alfredo Baeza,

utanmazagnodeist:

Alfredo Baeza,

"Tanrının tek sorunu olmamasıdır." Belki de doğru diyordur Alfredo. Belkide insanların dikkatini çekmek için bir silah sesi duyulmalıdır, bir şeyleri değiştirmek için. Ne kadar ciddi olduğumuzu, haklı olduğumuzu göstermeliyiz. Sanatın para karşılığı yapılmaması gereken bir şey olduğunu göstermeliyiz. İçinde olduğumuz düzen çok boktan, eli kalem tutmayanlar parayla ressam yapılırken, hakedenler boktan bir köşede ölüyor... Buna dur denilmeli, belki de bir silah sesi duyulmalı. Teşekkürler ..
Anonim

Herkesin büyük birader olmak istediği bu dünyada insanlara sanat ile olanları göstermek imkanlı fakat anlamalarını sağlamak imkansız.

Ben teşekkür ederim.

Zaten Tanrı'nın Şeytandan ne farkı var ki ? Sanatla değiştirmeye çalışmıştık insanları, belki diyalog olarak anlatamadıklarımızı bir tiyatroda monolog olarak anlatabilirdik. Ama olmadı, insanları değirmeye çalışırken perişanca yenildik. Şimdi de değişmemek için biz dünyaya karşı direniyoruz.
Anonim

Evet tükendik belki ama elimizdeki son kozu oynamaya çekindik, oynayanlar oldu; aslında oynadılar ama asla bunu yapanlar BİZ olmadık ve sadece onlar yetmedi. Herkesin bencil olduğu ve korkarak yaşadığı bu dünyada metroda eline trampeti ve saksafonu alan joker tipli adamlar şarkılarına başlamadan önce insanlar arasında nefretle anıldılar. Çünkü insanların birbirlerine güvenleri yoktu, çünkü sanat sadece para için yapılan birşeydi ve metroda sanatın pazarlanacağı bir yer değildi. Onların kendilerine sadece zarar vereceklerine inandılar. Aslında sorun tanrıda değil bizde

Sanat, içinde geleceği barındıran bir silahtır.
Anonim

Sanat gerçekten bir silah olsaydı tanrı terörist olurdu ve geleceğimizde savaştan başka birşey göremezdik. (Aslında düşünüyorum da tanrının gerçekten terörist olma ihtimali yüksek.)

     

Sistem, prosedürler, brokrasi, herşeyi bilen ve kontrol altında tutan bir devlet, estetik delisi ve toplumdan uzak zenginler, şehrin yakasını bırakmayan terörist saldırıları ve tabiki bu durumun bu kadar ileri gitmesine neden olan üstün teknoloji.  Bu filmi bu kadar cümle ile özetlemek isterdim fakat yazıya geçiremeyeceğim üstün efektleri, dekorları ve karma karışık da olsa filmin içine dağıtılan bin bir türlü mesaj var. İzlediğim ilk dakikalarda beni delicesine kendine bağlayan Robert Deniro’nun da sistem tarafından terörist ilan edilerek her tarafta aranan Tuttle rolünde oynadığı bu ”başyapıt” kesinlikle izlenmeye değer.

Gary Moore

Yazın Kışlıklar ile dolaşmak ne kadar saçma ise sabah sabah daha yeni kulaklarımı açmışken seni dinlemek de o kadar saçmadır herhalde. Ne kadar Blues sanatçısı olarak anılmak isteyip de tam olarak başaramasan da aslında Blues’ a o ince tını ile birşeyler katmış olduğunu söyleyebilirim ama dediğim gibi şu an senin ne yaptığını bana sorsalar hiç düşünmeden sadece rock derim.

Kişiliğin hakkında konuşmayacağım fakat Still God The Blues’u Nordrach parçasının 6:15 inci ”http://www.youtube.com/watch?v=hqudqHsrQaY” dakikasındaki solosundan arakladığını farkettiğimde aslında kişiliğin hakkında az biraz kafamda birşeyler oluşmuştu.

Dark Days In Paradise albümünde denediğin beat usulü elektronik soundlar güzeldir cesurdur fakat benim harikuladelerimde yer almaz tarzım değildir tartışılmaz.

Her neyse sololarındaki perdeler arası hızlı geçişlerin ve belkide o hızlı geçişler esnasında yüzünde oluşan ”gitarıyla sex yapan adam” ifadesi

geçen senelerde videolarını ardı ardına izlememe neden olmuştu.

Ustasın büyük sanatçısın gitarın ve kendi çıkardığın parçaların hakkını veriyorsun.

Ayrıca dinlenmesi gereken seçtiğim harikuladelerin de aşağıdaki gibidir :

-Separate Ways
-The Hurt Inside
-The Messiah Will Come Again
-Don’t Believe A Word
-Parisienne Walkways
-Enough of the Blues
-Cold Black Night
-I Ain’t Got You
-Picture of the Moon
-The Prophet
-Always Gonna Love You
-Midnight Blues
-Walking By Myself
-Too Tired
-Oh, Pretty Woman
-Still Got the Blues
-Jumpin’ at Shadows
-I Loved Another Woman
-One Fine Day
-Bring My Baby Back
-You Kissed Me Sweetly
-That’s Why I Play The Blues
-Can’t Find My Baby
-When the Sun Goes Down
-Wasn’t Born in Chicago
-Stand Up
-Texas Strut
-As The Years Go Passing By
-All Your Love
-Empty Rooms
-Hot Gossip

#The Doors

Eğer canınız yazmak istemezse saatinizin alarmını yarım ya da bir saate kurun, oturup bekleyin. Hala yazmak istemiyorsanız 1 saat daha kurun. Bunun yerine çamaşırlarınızı makinaya atıp bekleyebilirsiniz de. Bu tip molalarda aklınıza yeni fikirler de gelecektir.
Okuyucularınız sandığınızdan daha akıllıdır. Yeni yazı formları ve zaman kaydırmaları denemekten çekinmeyin. Gençlerin çoğu kitabı küçümsemesinin sebebi budur. Filmler bizi hikaye anlatımı hakkında çok gelişmiş şekillere alıştırdı. Dolayısıyla onları şaşırtmak, kitaba bağlamak her zamankinden daha zor olacaktır.
Bir bölümü yazmadan önce amacını iyice düşünün. Öncesinde ne gibi gelişmeler oldu, sonrasında ne gibi gelişmelere öncülük edecek? Aklınıza gelen fikirler hakkında küçük notlar alın. Ana hatlar ortaya çıktığında yazmaya başlayın. Hiçbir şey olmayan ya da çok az gelişmeye sahne olan şeyler yazmayın.
Kendinizi şaşırtın. Hikayeyi bir yere getirebilirsiniz. Kimi zaman o sizi bir yere sürükler. Sizi şaşırttığında okuyucuyu da etkiler.
Hikayenin bir yerinde kitlenirseniz ihmal ettiğiniz detayları ya da hikayeden kopan karakterleri yeniden canlandırın. Fight Club’ın sonunu yazarken o binanın ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu. İlk sahneyi yeniden yazınca nitro-parafin karışımıyla ilgili bir notuma denk geldim ve bu plastik patlayıcı fikrini tetikledi.
Yazmak her hafta sevdiklerinizle yapacağınız eğlenceli bir işin bahanesi olsun. Yazdıklarınıza değer veren ve destekleyen kişilerle geçireceğiniz zaman yazarken yalnız başınıza zamanınızı dengeleyecektir.
Bilmeme hakkınızı kullanın. Kitabın sonunu getirmek için uğraşmayın. Bir öykünün şekillenmesi ne kadar uzarsa sonu da o kadar etkili olur. En fazla bir ya da birkaç sahne sonrasını planlayın. Her şeyini bildiğiniz bir öyküyü yazmak sıkıcı olacaktır.
Eğer öyküde özgürlük peşindeyseniz her taslak çalışmasında karakter isimlerini değiştirin. Karakterler gerçek değildir. Siz de o karakterler değilsiniz. İsimleri değiştirdikçe onlardan iyice uzaklaşır ve acımasızlaşabilirsiniz. Daha da ötesi gerekiyorsa bir karakteri tamamen çıkarın.
Üç çeşit konuşma vardır: açıklayıcı (güneş iyice yükselmişti), yol gösterici (koşma, yürü) ve ifade edici (Ahh!). Birçok kurgu yazarı bir ya da en fazla ikisini kullanır. Siz üçünü de kullanın. Karakterlerin her konuşmasında bu üçlüyü harmanlayın.
Okumak isteyeceğiniz kitabı yazın. 
Kitaplarınızda kullanacağınız fotoğraflarınızı gençken çekinin. Telif haklarını ve orijinallerini de mutlaka alın.
Sizi gerçekten üzen, hayalkırıklığına uğratan şeyleri yazın. Yazmaya değer şeyler yalnızca bunlardır.
Neredeyse her sabah aynı restoranda kahvaltımı yaparım. Bu sabah biri camlarına Noel süslemeleri yapıyordu. Kardanadam, kar taneleri, çanlar, Noel Baba… Dışarıda, dondurucu soğukta, kaldırımın üstünde, ağzından buharlar çıkararak elindeki fırçayla rengarenk şeyler boyuyordu. İçerideki çalışan ve yemek yiyen müşteriler ise arkasındaki kar yağışıyla beraber onun boyamalarını izliyordu. O konfor içinde dışarıda zor şartlarda çalışan adamı izlemek hüzün vericiydi. Ressam bir ara mola verdi ve kağıt bardığından bir şeyler içmeye başladı. Müşterilerden biri yanındakine onun yitip gitmiş, beceriksiz bir sanatçı olduğunu söyledi. Muhtemelen kağıt bardağındaki viskiydi. Ve yine muhtemelen stüdyosunda nice başarısız, para etmeyen eserler vardı. Şimdi bu salaş restoranın dışını boyuyordu. Cidden üzücü bir durumdu. Sonra bir garson geldi ve “Ne kadar güzel? Keşke ben de yapabilseydim” dedi. Kimi imrense, kimi küçümsese de o adam o soğukta boyamaya devam etti. Yavaş yavaş eserini ortaya koydu. Ne zaman tam bilmiyorum ama bir an oradan yok oldu. Resimlerin kendisi o kadar renkli ve camları o kadar iyi kaplamıştı ki gittiğini fark etmemiştik bile. Geride kalan şey gördüğümüz eseriydi…

  1. Eğer canınız yazmak istemezse saatinizin alarmını yarım ya da bir saate kurun, oturup bekleyin. Hala yazmak istemiyorsanız 1 saat daha kurun. Bunun yerine çamaşırlarınızı makinaya atıp bekleyebilirsiniz de. Bu tip molalarda aklınıza yeni fikirler de gelecektir.
  2. Okuyucularınız sandığınızdan daha akıllıdır. Yeni yazı formları ve zaman kaydırmaları denemekten çekinmeyin. Gençlerin çoğu kitabı küçümsemesinin sebebi budur. Filmler bizi hikaye anlatımı hakkında çok gelişmiş şekillere alıştırdı. Dolayısıyla onları şaşırtmak, kitaba bağlamak her zamankinden daha zor olacaktır.
  3. Bir bölümü yazmadan önce amacını iyice düşünün. Öncesinde ne gibi gelişmeler oldu, sonrasında ne gibi gelişmelere öncülük edecek? Aklınıza gelen fikirler hakkında küçük notlar alın. Ana hatlar ortaya çıktığında yazmaya başlayın. Hiçbir şey olmayan ya da çok az gelişmeye sahne olan şeyler yazmayın.
  4. Kendinizi şaşırtın. Hikayeyi bir yere getirebilirsiniz. Kimi zaman o sizi bir yere sürükler. Sizi şaşırttığında okuyucuyu da etkiler.
  5. Hikayenin bir yerinde kitlenirseniz ihmal ettiğiniz detayları ya da hikayeden kopan karakterleri yeniden canlandırın. Fight Club’ın sonunu yazarken o binanın ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu. İlk sahneyi yeniden yazınca nitro-parafin karışımıyla ilgili bir notuma denk geldim ve bu plastik patlayıcı fikrini tetikledi.
  6. Yazmak her hafta sevdiklerinizle yapacağınız eğlenceli bir işin bahanesi olsun. Yazdıklarınıza değer veren ve destekleyen kişilerle geçireceğiniz zaman yazarken yalnız başınıza zamanınızı dengeleyecektir.
  7. Bilmeme hakkınızı kullanın. Kitabın sonunu getirmek için uğraşmayın. Bir öykünün şekillenmesi ne kadar uzarsa sonu da o kadar etkili olur. En fazla bir ya da birkaç sahne sonrasını planlayın. Her şeyini bildiğiniz bir öyküyü yazmak sıkıcı olacaktır.
  8. Eğer öyküde özgürlük peşindeyseniz her taslak çalışmasında karakter isimlerini değiştirin. Karakterler gerçek değildir. Siz de o karakterler değilsiniz. İsimleri değiştirdikçe onlardan iyice uzaklaşır ve acımasızlaşabilirsiniz. Daha da ötesi gerekiyorsa bir karakteri tamamen çıkarın.
  9. Üç çeşit konuşma vardır: açıklayıcı (güneş iyice yükselmişti), yol gösterici (koşma, yürü) ve ifade edici (Ahh!). Birçok kurgu yazarı bir ya da en fazla ikisini kullanır. Siz üçünü de kullanın. Karakterlerin her konuşmasında bu üçlüyü harmanlayın.
  10. Okumak isteyeceğiniz kitabı yazın.
  11. Kitaplarınızda kullanacağınız fotoğraflarınızı gençken çekinin. Telif haklarını ve orijinallerini de mutlaka alın.
  12. Sizi gerçekten üzen, hayalkırıklığına uğratan şeyleri yazın. Yazmaya değer şeyler yalnızca bunlardır.
  13. Neredeyse her sabah aynı restoranda kahvaltımı yaparım. Bu sabah biri camlarına Noel süslemeleri yapıyordu. Kardanadam, kar taneleri, çanlar, Noel Baba… Dışarıda, dondurucu soğukta, kaldırımın üstünde, ağzından buharlar çıkararak elindeki fırçayla rengarenk şeyler boyuyordu. İçerideki çalışan ve yemek yiyen müşteriler ise arkasındaki kar yağışıyla beraber onun boyamalarını izliyordu. O konfor içinde dışarıda zor şartlarda çalışan adamı izlemek hüzün vericiydi. Ressam bir ara mola verdi ve kağıt bardığından bir şeyler içmeye başladı. Müşterilerden biri yanındakine onun yitip gitmiş, beceriksiz bir sanatçı olduğunu söyledi. Muhtemelen kağıt bardağındaki viskiydi. Ve yine muhtemelen stüdyosunda nice başarısız, para etmeyen eserler vardı. Şimdi bu salaş restoranın dışını boyuyordu. Cidden üzücü bir durumdu. Sonra bir garson geldi ve “Ne kadar güzel? Keşke ben de yapabilseydim” dedi. Kimi imrense, kimi küçümsese de o adam o soğukta boyamaya devam etti. Yavaş yavaş eserini ortaya koydu. Ne zaman tam bilmiyorum ama bir an oradan yok oldu. Resimlerin kendisi o kadar renkli ve camları o kadar iyi kaplamıştı ki gittiğini fark etmemiştik bile. Geride kalan şey gördüğümüz eseriydi…

Dünyanın en küçük stop-motion filmi 

1927. Bir kadın şehrin altındaki asansörün düğmesine yanındaki 10’larca çocukla beraber yukarı çıkmak için basar. Olmaması gereken bir yerde, yukarıdadır ve parmağıyla önündeki insanları işaret ederek ”aşağıdaki çocuklar”a ”yukarıdaki insanlar”ı gösterir:
- Bakın çocuklar bunlar sizin kardeşleriniz !
Bu filmi Almanlar’ın yaptığını aklım almasa da 27 senesine göre yaratılan şehir, kullanılan dekorlar ve ”her şey tamam da bilgisayarı oraya nasıl koydun be adam!” dedirten ilk distopya filmi. Konu mu? Kapitalizm ve işçi sınıfı öyle bir sembolize edilmiş ki her oyuncunun, dekorun ve yazının üstüne sırtladığı farklı bir düşünce, akım ve anlam var.
Unutmadan: “Eller ve Baş arasındaki ara bulucu Kalp Olmalıdır.”

1927. Bir kadın şehrin altındaki asansörün düğmesine yanındaki 10’larca çocukla beraber yukarı çıkmak için basar. Olmaması gereken bir yerde, yukarıdadır ve parmağıyla önündeki insanları işaret ederek ”aşağıdaki çocuklar”a ”yukarıdaki insanlar”ı gösterir:

- Bakın çocuklar bunlar sizin kardeşleriniz !

Bu filmi Almanlar’ın yaptığını aklım almasa da 27 senesine göre yaratılan şehir, kullanılan dekorlar ve ”her şey tamam da bilgisayarı oraya nasıl koydun be adam!” dedirten ilk distopya filmi. Konu mu? Kapitalizm ve işçi sınıfı öyle bir sembolize edilmiş ki her oyuncunun, dekorun ve yazının üstüne sırtladığı farklı bir düşünce, akım ve anlam var.

Unutmadan: “Eller ve Baş arasındaki ara bulucu Kalp Olmalıdır.”

Süpanallah !

Süpanallah !

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Sevdiğin adamdan ayrılmıştın, mutlu olmanı istiyordum. Şu reklamlarda meyve suyu içen ayıcıklardan bir poşet almıştım. Evinin önüne kadar geldim.Posta kutuna bırakıp gidecektim.

Aslında planım gizlice girmekti içeriye; tabi bir ses arkamdan ”kime bakmıştın yeğenim” diyene kadar. Düşündüm kime bakıyordum ? “kime bakıyorum lan ben” dedim kendi kendime, iki kelimeyle nasıl açıklanırdı ki bu ? Bütün bu yaşadıkların,hissettiklerin, düşündüklerinin sonucu iki kelime miydi? Ve belkide benim için en önemli sorunun yanıtı, o iki kelimeyi söylediğimde bu kapı açılacakmıydı? Bu kadar kolay mıydı sana ulaşmak?

Yalan söyledim; ”burada öyle biri oturmuyor” dedi her gün seni gören adam. Yine korkmuştum, bırak sana ulaşmayı, daha posta kutuna bile ulaşacak cesaretim yoktu. Mutlu olmanı istiyordum, ama başkası yüzünden değil benim yüzümden mutlu olman gerekiyordu; aklımdan geçenler o güne kadar bir kız için hayal ettiklerimin en büyükleriydi. Ve yapabileceğimin en büyüğünü yapmama “kapıcınız” izin vermedi.